Anne olmayı planlarken yaşınızı da göz önüne almayı unutmayın.
Doğum için en ideal yaşın 20–30 arası olduğu belirtildi.
Konuyla ilgili açıklama yapan Uzmanlar, anne adaylarına uyarılarda bulunarak, 35 yas üzerindeki annelerde problemli gebelik riskinin yüksek olduğunu söyledi.
Doğurganlığın yasla birlikte azaldığına dikkat çeken Uzmanlar “Doğum için en uygun yaslar 20 ile 30 arasıdır. Doğum aralıklarının en az 2 yıl olmasını sağlayarak hem kendinizi hem de bebeğin sağlığını daha iyi koruyabilirsiniz. 35 yas üzerindeki annelerde problemli gebelik riski yüksektir, ancak sağlıklı ve kendine dikkat eden annelerde bu risk azalır. 18 yasından küçük kadınlarda ise ölü doğum ve düşük kilolu bebek doğurma riski yüksektir. Doğurganlık yasla birlikte azalmaktadır. 20 yasında doğum kontrol yöntemi kullanmayan, düzenli ilişkiye giren ve bir çocuk isteyenlerin yüzde 20’si başarıya ulaşıyor. Bu oran 30 yasında yüzde 15′e ve 35 yasında yüzde 10′a iniyor. 40 yasında ise bu oran yüzde 5′e iniyor. Hamilelik hangi yasta olursa olsun risksiz değildir ama yasin ilerlemesi ile bu risk artar.
Bu risklerin en önemlisi Don Sendrom’lu bir çocuk doğurmaktır. Don Sendromu görülme sıklığı anne yası ile beraber artar. Bu risk, anne 20 yasında iken 10 binde 1, anne 35 yasındayken binde 3, anne 40 yasındayken ise yüzde 1′dir. Don Sendromu ve başka kromozomsal anormalliklerin yaslı annelerde daha sik olmasının nedeni annenin yumurtalarının yaslanması ve zaman içinde zararlı madde, kimyasal, röntgen ve enfeksiyonlara daha çok maruz kalmasından olduğu düşünülmektedir” dedi.
Hamile döneminde soğuk algınlıkları ve dengeli beslenmeye dikkat etmeleri gerektiğini vurgulayan Uzmanlar, anne adaylarına su önerilerde bulundu:
“Kadınların çoğu dokuz aylık gebelikleri döneminde hiç değilse bir kez soğuk algınlığına veya gribe yakalanırlar. Çok rahatsızlık verici olsa da böyle hafif bir hastalık gebeliğinizi etkilemeyecektir. Yatarken yâda uyurken nefes almayı kolaylaştırmak için basınızı hafifçe yüksek tutun.
Soğuk algınlığı süresince aç kalmanız ne hastalığınıza ne de bebeğe yarar sağlar. Bu yüzden gerekirse kendinizi zorlayın ve iştahınız olsun, olmasın dengeli beslenmeyi sürdürün. Her gün turunçgillerden bir miktar yiyin ama tavsiye olmadan C vitamini takviyesinden kaçının. Bol miktarda sıvı âlin. Ateş, aksırıklar, sürekli akan bir burun vücudunuzda sıvı kaybına yol açar. Ateşinizi doğal yollarla düşürün. Soğuk suyla duş âlin ya da banyo yapın, hafif giyinin. Eğer ateşiniz 39 derece ya da üstündeyse hemen doktora gidin.”
Hamilelik sırasında bedenimizde ve duygusal alemimizde meydana gelen değişiklikleri biliyor musunuz ?
Hamilelikte en sık bilinen değişiklikler karın çatlaklarıdır. Stria Gravidarum adı verilen bu çatlaklar tüm hamile kadınların yüzde 50 ila 90′ında ortaya çıkar. Hemen hemen bütün kadınlar bu çatlakların ortaya çıkmasından korkar ve çekinir. Büyük çoğunluğu karnın alt kısmında görülen lezyonlar, hamileliğin ikinci yarısından itibaren belirmeye başlar. Nadiren uyluklar, kalçalar, memeler ve kollarda da görülebilir. Çatlakların önlenmesi her zaman mümkün olmaz. Piyasada hamilelik çatlaklarını engellemek için satılan pek çok ürün olmasına karşın etkinlikleri her zaman tatminkar değildir. Çatlakların büyük bir kısmı doğumdan sonra kaybolmaz. Rengi biraz daha açılarak gümüşi bir hal alır. Pek çok kadın bu durumdan rahatsızlık duymaz ve bunu anne olmanın bir işareti olarak gururla taşır. Daha az sayıda kadın ise çatlaklardan kurtulmak ister. Bu amaçla geliştirilmiş pek çok cerrahi teknik vardır ve bu teknikler plastik cerrahlar tarafından uygulanır. Sonuçlar tatminkar olabiliyor.
Hamilelik maskesi
Cholasma olarak da adlandırılan hamilelik maskesi, hamilelik esnasında yüzde meydana gelen değişimleri ifade eder. Hamilelik sırasında melanotropin adı verilen madde fazla miktarda salgılanır. Bu madde burun, yanaklar ve alın civarında pigmentasyon artışına, yani koyulaşmaya yol açar. Güneş ışınları duruma yol açmamakla birlikte olayın şiddetini artırabilir. Hamile kadınların yüzde 45 ila 70′inde hamileliğin 4, ve 5. ayından başlayarak hamilelik maskesi görülebilir. Kalıcı olmayan bu durum, doğumdan sonra birkaç ayda kendiliğinden geriler ve kaybolur. Hamilelik sırasında kadınlar makyaj yaparak cholasma’yı saklayabilirler. Hamilelik maskesini önlemenin en kolay yolu güneşe çıkarken çok yüksek faktörlü koruma kremleri sürmektir. Kış aylarında da güneşin bu tür etkisi olabileceği unutulmamalı ve koruyucu krem sürmek ihmal edilmemelidir. Koyulaşmalar sadece yüzde olmaz. Meme başları, koltuk altları ve genital bölgede hamileliğin sonlarına doğru renk değişiklikleri görülebilir. Bu değişiklikler önemli değildir ve doğumdan sonra kaybolurlar.
Karın bölgesinde çizgi (Linea nigra)
Orta hat üzerinde, kasıktan göbek deliğine kadar uzanan koyu renkli bir çizgi oluşur, ilk hamileliğini yaşayanlarda hamileliğin üçüncü ayından başlayarak ortaya çıkar. Tecrübeli annelerde ise daha erken dönemde görülebilir. Her kadında görülmez. Bazı toplumlarda bu çizginin görülmesi, bebeğin erkek olduğu şeklinde yorumlanır, ancak bunun gerçekle bir ilgisi yoktur.
Sivilce
Hamilelikte meydana gelen hormonal değişimler, ciltte yağlanma ve sivilceye neden olabilir. Tamamen geri dönüşümlü olan bu sivilceler, hamilelik sırasında bol sıvı alımı ve düzenli yapılan cilt temizliği ile bir ölçüde engellenebilir.
Damarlanma
Hamilelik sırasında kanda artan östrojen seviyelerine bağlı olarak özellikle yüz, boyun, göğüs, kol ve bacaklarda değişik şekillerde damarlanmalar ortaya çıkabilir. Bu damarlanma yıldız şeklinde ve ciltten hafif kabarık yapılardır. Üzerine baskı uygulayınca renkleri solmaz. Bu yapılara örümcek ağına benzedikleri için ingilizce’de örümcek anlamına gelen spider kelimesinden esinlenerek “spider veins” adı verilir. Kadınların yüzde 60′ı civarın¬da görülür ve doğumdan sonra kendiliğinden kaybolur.
Avuç içi kızarıklık ve beneklenme (Palmar Eritem)
Tıbbi adı Palmar Eritem olan avuç içlerinde kızarıklık ve beneklenmenin nedeni tam olarak bilinmiyor. Bununla birlikte artmış östrojen miktarına bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülüyor. Hamile kadınların yüzde 50-55′inde rastlanır. Zencilerde daha nadir görülür. Nadiren ayak tabanlarında da saptanabilir. Herhangi bir yakınma yaratmayacağı gibi hafif yanma ve kaşıntı olabilir. Her zaman kullanılan nemlendiriciler yararlı olabilir. Karaciğer hastalıklarının önemli bir bulgusu olan Palmar Eritem varlığında kan tetkikleri ile karaciğer fonksiyon testleri yapılmasında fayda vardır. Palmar Eritem doğumdan sonra östrojen düzeylerinin normale inmesi ile kaybolur.
Solunum sistemi
Göğüs çevresi artar, toplam akciğer kapasitesinde yüzde 5 civarında bir azalma olur. Soluk alıp vermede güçlük, egzersiz toleransında azalma gibi belirtiler ortaya çıkabilir.
Dolaşım sistemi
Hamilelik ilerledikçe dolaşım sisteminde büyük değişiklikler göze çarpar. Kan hacmi ve kırmızı kan hücre sayısı artar. Ancak kanın sıvı kısmı daha çok arttığından göreceli bir kansızlık ortaya çıkabilir. Bu durumda demir takviyesi gerekir. Kalp atım sayısında artış olur. Zaman zaman çarpıntı görülebilir. Bu durum hamileliğin erken devrelerinde başlar ve 20-24. haftalarda en yüksek düzeye ulaşır. Salgılanan hormonlara bağlı tansiyonda hafif bir düşme görülebilir. Hamilelik ilerledikçe özellikle sağ yan yatılan durumlarda rahim, ana toplar damara baskı yaparak ani tansiyon düşmelerine neden olabilir. Bu nedenle hamileliğin son dönemlerinde sağa dönerek yatılmaması önerilir. Kandaki beyaz küre sayısı 20 bine kadar yükselebilir. Yine hamilelikte kanın pıhtılaşmaya olan eğilimi artar.
Boşaltım sistemi
10-12 haftalardan başlayarak idrar yollarında genişlemeler olabilir. Hormonların ve büyüyen rahmin etkisi ile sık idrara çıkma görülür, idrar yaptıktan sonra mesanenin tamamen boşalmamaşı nedeniyle idrar yolu enfeksiyonlarına olan eğilim artar. Normalde görülmemesine rağmen hamilelerde idrarda az miktarda glikoz (şeker) saptanabilir.
Sindirim sistemi
Salgılanan hormonların etkisi ile bağırsak hareketleri yavaşlar. Kabızlık ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçması gibi durumlar olabilir. Bu durum kendini midede yanma şeklinde belli edebilir. Toplar damar basıncındaki değişikliklere bağlı olarak hemoroitler ortaya çıkabilir. Safra kesesinin hareketinin azalması safra taşlarına olan eğilimi artırır.
Kas-iskelet sistemi
Hamilelikte salgılanan bazı hormonlar eklemlerde gevşemeye neden olur. Bu gevşeklik özellikle iki leğen kemiğinin ortada birleştiği eklemde belirgindir. Kilo artışı ve vücudun denge merkezinin değişmesi, bel kavisinde artışa neden olur. Bel ve sırt ağrıları görülebilir.
Göğüsler
Göğüslerdeki kan akımının artışına ve süt bezlerindeki büyümeye bağlı olarak meme uçları genişler ve koyulaşır. Damarlanmada artış gözlenebilir. Hızlı büyüme ve hormonal etki, hassasiyete neden olabilir. Son döneme girildiğinde meme ucundan salgı olabilir.
Üreme sistemi
Dış genital organlarda renk değişimi ve varisler görülebilir. Hormonal uyarıya bağlı olarak vajinal salgıda artış saptanabilir. Rahmin kitlesi hamilelik sonunda yaklaşık 16 kat, hacmi ise 500-1000 kat artar. Bu derece bir büyüme dolaşımı da etkileyerek bacaklarda şişme ve varislere neden olabilir. Karın içi basıncın artması nedeni ile fıtık eğilimi artar.
Kilo artışı
Kadınlar kilo almaktan aşırı derecede rahatsız olurlar. Özellikle hamilelik döneminde aşırı derecede kilo almak ve doğumdan sonra bunu verememek pek çok anne adayı için korkulu bir rüya gibidir. Yaygın kanının aksine hamilelikte alınan kiloların büyük bir kısmı artan yağ miktarına bağlı değildir. Gerçekte tüm hamilelik boyunca alınan kiloların sadece yaklaşık yüzde 30′u annenin yağ kütlesindeki artışa bağlıdır.
Diğer değişiklikler
Hamilelik sırasında bazı kadınlarda saç ve tırnaklar normalden daha hızlı uzar,
Tırnaklarda incelme ve kolay kırılma görülebilir.
Bazı bölgelerde aşırı tüylenme olabilir.
Terleme artabilir.
İştah artışı ve aşermeler olabilir.
İştah artışının tam tersi olarak hamileliğin ilk aylarında kusmalara bağlı iştahsızlık da görülebilir.
Tüm bu değişikliklerin hormonal artışlara bağlı olduğu ve hamilelik sona erdikten sonra gerileyeceği unutulmamalıdır.
Yeni anne olanların doğum sonrası karşılaştığı en büyük sorun depresyon…
Kadın Doğum Uzmanı Opr. Dr. Gizem Yıldırım, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yeni annelerin doğumdan itibaren bedensel, duygusal ve toplumsal değişiklikler yaşadıklarını söyledi.
Doğumdan itibaren anne ile bebek arasında kurulan ilişkinin, tanımlanamayacak kadar özel olduğunu belirten Yıldırım, bebek sahibi olmanın gerek anne gerekse babanın hayatında büyük değişiklik yarattığını ifade etti.
Yeni annelerin doğum sonrası en büyük şikayetlerinden birinin depresyon olduğunu dile getiren Yıldırım, şöyle konuştu:
”Yeni anne olan her 100 kadından 15′inde doğum sonrası depresyon görülmektedir. Ancak depresyon hamilelik sırasında da başlayabilir. Başlıca bulguları kendini kötü hissetme, mutsuzluk, çaresizlik, sebepsiz ağlama krizleri, kendini değersiz ve suçlu hissetme, özellikle bebeğine olan ilginin azalması, enerjinin azalması ve aşırı yorgun hissetme, uykuya dalmada zorluk ve uyku bozukluğu, cinsel isteksizlik, yeme bozukluğu başlıca görülen bulgulardır.”
Doğum sonu depresyonla başa çıkmak için yeni anne olan kadınların hislerini, şikayetlerini eşleriyle ve yakınlarıyla paylaşmaları gerektiğini belirten Yıldırım, gerekirse profesyonel yardım almaktan da kaçınılmamasının önemine dikkati çekti.
Bebek sahibi olan annenin hayatının genişlediğini, sorumluklarının artığını, vücudunda ve ruhunda birçok değişikliklerin başladığını anlatan Yıldırım, şunları kaydetti:
”Özellikle yeni anneler, doğumdan itibaren bedensel, duygusal ve toplumsal değişiklikler yaşarlar. Bu hem çok güzel hem de zor süreç zarfında yeni annelerin bebeklerine nasıl özenle bakıyorlarsa kendilerine de çok iyi bakmaları gerekmektedir. Her annenin doğum yaptıktan sonra kendi sağlığı açısından kontrol edilmesi gerekir. En az bebek kadar onu dünyaya getiren annenin sağlığı da önemlidir.”
Yeni doğum yapan annelerin, bebeğin bakımı konusunda yakınlarından yardım istemesi gerektiğini dile getiren Yıldırım, annelikle yeni tanışanlara mümkün olduğunca istirahat etmeleri tavsiyesinde bulundu.
Yeni doğum yapanlara her işin üstesinden tek başına gelmeye çalışmamaları öneren Yıldırım, ”Bunun yerine vaktini güzel ve kaliteli kullanabilen bilinçli bir anne olunmalıdır. Yeni anneler unutmamalıdır ki gerek ruhsal gerek bedenen sağlıklı olmadıkça bebeklerine gerekli bakımı sağlamaları zordur” dedi.
Emzirmenin, bebek için olduğu kadar anne için de faydaları var…
ABD’de yapılan bir araştırmada, bebeğini emziren kadınlarda kalp hastalıkları, diyabet, yüksek tansiyon ve felç riskinin emzirmeyen kadınlara oranla daha az olduğu tespit edildi.
ABD’de ”Obstet Gynecol” isimli tıp dergisinde yayımlanan ”Emzirme Süresinin Annenin Kalp Hastalığı Riskine Etkisine Yönelik Orjinal Çalışma (Duration of Lactation and Risk Factors for Maternal Cardiovascular Disease)” başlıklı makalede, anne sütünün, bebeğin sağlıklı gelişimi, mikroplardan korunması ve ruh sağlığı açısından faydalı olmasının yanı sıra anneyi de çeşitli hastalıklara karşı koruduğu belirtildi.
Araştırmaya göre, doğumlarının üzerinden yaklaşık 30-35 yıl geçmiş yaşları ortalama 63 olan 139 bin 681 kadın düzenli kontrollerle çeşitli hastalıklar açısından yıllar içerisinde takip edildi. Araştırmada, hastalık gelişenlerde sigara, hareket, çevresel faktörler, beslenme alışkanlığı ve fazla kilo gibi etkenlerin olup olmadığı incelendi.
Araştırma kapsamında daha önce gebelik geçiren ancak çocuğunu emzirmeyen kadınlarla yapılan karşılaştırma sonucunda, ”bebeklerini 1 yıl ya da daha fazla süre emziren kadınlarda hiç emzirmeyenlere oranla kalp damar hastalıklarına yakalanma ve felç geçirme riskinin diğerlerine göre yüzde 10-15 oranında daha az olduğu tespit edildi. Emzirme süresi arttıkça hipertansiyon, yüksek kolesterol ve diyabet gibi hastalıkların görülme sıklığının da azaldığı saptandı.
Araştırmada, vücutta depolanan yağ miktarının anne sütü verildiğinde azaldığı ve bu durumun emziren anneleri ileri yaşlarda hastalıklara karşı koruduğu vurgulanarak, araştırmanın emzirmenin anne sağlığına karşı koruyucu etkisi açısından tıp literatüründeki ilk çalışma olduğuna dikkat çekildi.
ANNE SÜTÜ İLE BESLENMEYEN ÇOCUKLARDA ÖLÜMLER DAHA FAZLA
Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Yurdakök de ”Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölümlerin, anne sütü ile beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. UNICEF tahminlerine göre, yaşamının ilk altı ayında yalnız anne sütü ile beslenememe nedeniyle her yıl 1.3 milyon çocuk ölüyor” dedi.
Yurdakök, anne sütünün bebekte hastalığa yol açabilecek mikropları içermediğini vurgulayarak, ”Bebeği zatürre, bronşit, orta kulak iltihabı, ishal, idrar yolu enfeksiyonları ve menenjit gibi enfeksiyon hastalıklarından korur, bebeğin bağışıklık sistemini geliştirir, aşıların etkenliğini artırır” diye konuştu.
Anne sütü ile beslenmenin yalnız çocuklukta değil, ileri dönemlerde de yararlı olduğunu belirten Yurdakök, ”Anne sütü ile beslenen çocukların ileride daha sağlıklı, hastalıklara karşı daha dirençli oldukları, hatta bazı kanserlere daha da az yakalandıkları saptanmıştır” diye konuştu.
Yurdakök, anne sütü ile beslenen çocuklarda ”aşırı şişmanlık, şeker hastalığı, damar sertliği, koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, bronşit, astım, alerji ve psikolojik rahatsızlıkların” daha az görüldüğüne dikkati çekerek, anne sütünün annenin sağlığı açısından da önemli olduğunu bildirdi.
Prof. Dr. Yurdakök, ”emziren annelerde doğum sonrası kanamaların az görüldüğünü, rahmin hızla küçüldüğünü, meme, yumurtalık ve rahim kanserlerinin görülme sıklığının düşük olduğunu, kemik erimesi (osteoporoz) tehlikesinin azaldığını ve ruh sağlığının olumlu etkilendiğini” söyledi.

Anne adayları için normal doğum, sezaryen ve epidural anestezi hakkında herşey…
Doğumun nasıl gerçekleştirileceği gebeliğin ilk günlerinden ve hatta gebe kalmadan önce düşünülen, konuşulan ve sanki tercih yapılabilecek bir konu gibi algılanmaktadır. “Gebelik ve doğum fizyolojisi tabii ki normal vajinal doğuma göre ayarlanmıştır; ancak unutulmamalıdır ki doğumda hedef anne ve bebeğin bu süreci problemsiz atlatmasıdır” diyor Memorial Hastanesi’nden Op. Dr. Figen Taşer Güney. İşte siz anne adayları için faydalı olduğuna inandığımız doğum yöntemleri hakkında bilgiler…
Normal doğum
Doğum ağrılarının rahim ağzını açması sonrasında annenin ıkınması ile bebeğin vajinal yolla doğmasıdır. Doğum ağrıları rahimdeki kasılmalardır. Bu kasılmalar doğumun ilk evresinde rahmi açar ve sonra da bebeği dışarı iter. Maalesef bu kasılmaları anneler ağrı olarak hissederler. Her ağrı bebeği doğuma biraz daha yaklaştırır.
Gebelik süresi son adetin ilk gününden itibaren 40 haftadır. Otuz yedinci gebelik haftasından sonra doğum başlayabilir. Bazen 40 haftalık süre dolmasına rağmen doğum başlamaz. Bu durumda klasik bilgilere göre 42. haftaya kadar beklenilebilir. Fakat bu bekleme sürecinde bebeğin plasentası yaşlanır, kilosu artar, suyu azalabilir. Sık aralarla kontrol edilmelidir. Bu sürenin sonunda doğum kendiliğinden başlamazsa suni sancı denilen, rahimde kasılmalar oluşturan oksitosin hormonu serum içinde kontrollü olarak anneye verilir. Bebek bu sırada monitörize edilmelidir.
Doğum kendiliğinden başlarsa daha kısa sürer. Doğum eyleminde rahmin açılma süresi ilk doğumlarda 12-14 saate kadar uzayabilir. Fakat ağrılar bu süre içinde hep aynı şiddette olmayacaktır. Rahim ağzı 4-5 cm açıldıktan sonra anneyi biraz rahatsız etmeye başlar. Rahim tam açıldıktan sonra (10 cm) ağrı ile birlikte ıkınma hissedilir. Bebeğin başı doğduktan sonra hekim omuzların, gövde ve bacakların doğumunu sağlar ve bebeğin doğması ile ağrı biter. Bebeğin eşi ayrıldığı sırada da hafif bir ağrı hissedilebilir. Doğumu bekleme süresinde anneye rahim ağzını yumuşatıcı ve spazmı önleyen ilaçların zamanında yapılması sıvı verilmesi ve enerji ihtiyacının gerekirse serumla karşılanması gerekir. Çünkü rahmin kasılması için enerjiye ihtiyaç vardır.
Epidural anestezi
Epidural anestezi ile anneler çok daha rahat doğum süreci yaşamaktadır. Batı ülkelerinde normal doğumun daha yaygın olmasının nedeni epidural anestezinin daha sık kullanılmasıdır. Epidural ile doğum bugün ülkemizde pek çok merkezde başarı ve güvenle uygulanmaktadır. Epidural anestezide doğumun başında kateter yerleştirilmiş olsa bile ağrı kesici ilaç verilmesi için rahim ağzı 4 cm açılıncaya kadar beklenir. Erken dönemde uygulanırsa doğum ağrılarını, yani doğumu durdurabilir. Epidural anestezi uygulanmış olan hastalara doğum anında ıkınma hissi duymayabilirler. Fakat doğuma yardımcı olan kişiler ağrıları elle veya monitörden gözleyerek ıkınma zamanını anneye söyleyebilirler. Epidural uygulanmış olan hastalara, eğer doğum sırasında dikiş (epizyo) gerekirse ek bir ağrı kesiciye ihtiyaç duymadan onarımı yapılabilir.
Sezaryenle doğum
Sezaryen bir batın ameliyatıdır. Batın cildine yapılan bir kesi ile batın katları açılır, batın boşluğuna girilerek rahime yapılan bir kesi ile bebek doğurtulur. Plasenta alınır ve kesilmiş olan dokular kademe kademe onarılır. Anneye genel anestezi veya epidural anestezi (bilinç açık olarak sadece belden aşağı kısmın ağrı duyusunun yok edilmesi) ile uygulanabilir.
Sezaryen bir ameliyattır. Kan kaybı, enfeksiyon riski, anesteziye bağlı komplikasyonlar, damarlarda kan pıhtısı veya amnios sıvısının oluşturacağı tıkanıklık gibi ölümcül olabilen komplikasyonlar daha sık görülür. Normal doğum eğer zor ve uzun bir sürede gerçekleşmiş ise, doğum sonrası kanama veya geç dönemde haznede bolluk ve öksürünce idrar kaçırma şikayeti gelişebilir. Genellikle doğumda dikiş bu zorlanmayı önlemek için yapılır. Sorun kalıcı olursa küçük bir operasyonla düzeltilir.
Hangi durumlarda sezaryen tercih edilmez?
Bebeğin ters (poposu ile) geliyor olması
Bebeğin anne karnında yan duruşu
Plasentanın önde oluşu
Plasentanın erken (bebeğin doğumundan önce) ayrılması
Kordonun bebeğin başının önünde olması
Bebeğin suyunun ileri derecede azalması (doğum sırasında bu bebekler sıkıntıya girebilirler)
Üçüz gebelik, ikiz gebelikte ilk bebeğin poposunun önde olması
İri bebek (bebeğin omzunun doğurtulması sırasında sorun yaşanabilir ve köprücük kemiği ve boyun sinirleri zedelenebilir)
Annenin kemik yapısının dar olması (bunun için değerlendirme gebeliğin son ayı ve hatta mümkünse doğum eylemi başladıktan sonra yapılmalıdır)
Bel fıtığı, kalp hastalığı, yüksek tansiyon gibi annenin ıkınmasının sakıncalı olduğu durumlar
Annede genital bölgede herpes (uçuk) ve HPV gibi virütik enfeksiyon durumunda
Anne vajinayı daraltıcı operasyon, sezaryen veya myom operasyonu geçirmiş ise
Doğum eylemi başladıktan sonra da bebeğin kordonunun vajinaya inmesi, bebeğin kalp atışlarının azalması, doğum eyleminin ilerlememesi, suyu önceden gelmiş olan gebelerde bu sürenin 24 saati aşması durumunda sezaryen tercih edilir.
Sezaryenle normal doğum arasındaki fark
Bebek anne karnında bir sıvının içindedir. Bu sıvı bebeğin hava yollarına girer. Normal doğum sırasında vajinadan geçerken bebek sıvıyı atar. Oysa sezaryende bebeğin bu şansı yoktur. Bu nedenle doğum sonrası bebekte sık soluk alıp verme ve bazen geçici de olsa yoğun bakım takibi bile gerekebilir. Anne sezaryen sonrası ağrı nedeniyle bebeğini yeterince besleyemeyebilir. Bebek yenidoğan döneminde yeterince beslenemeyince bağırsak hareketleri yeterli olmayabilir ve bağırsaktan yeniden emilim yaşayarak tüm yenidoğan bebeklerde görülen sarılık daha belirgin boyutlara ulaşabilir.
Bebeğinizin katı gıdaya geçebileceğiniz nasıl anlarsınız?
Bebeğinizin gelişiminde en büyük gelişmelerden biri katı gıdalara geçiştir. Bebeğinizin hazır olup olmadığını nasıl anlarsınız? Nelere dikkat edilmeli? Katı gıda önerileriyle birikte bu konudaki herşeyi burada bulabilirsiniz…
Katı gıdalara ne zaman geçilmeli?
Bebeğimizi katı yiyeceklerle tanıştırmak için en uygun zaman 4.-6. ay arasındaki dönemdir. Çünkü bu dönemde bebekler hızla büyüyor ve buna bağlı olarak da besin ve enerji gereksinimi artar. Ek gıdalara başlama zamanı 4. aydan önce olmamalı; ancak ek gıdaya geçiş zorlaşacağından 6.aydan sonraya da bırakılmamalıdır. Ek gıdalara geçiş dönemi yavaş ilerleyen bir süreçtir.
Katı yiyeceklere erken başlanılırsa ishal ve alerjik hastalıklar artabilir. Annenin sütü azalabilir. Zayıflık ve aşırı beslenme gibi sonuçlar olabilir. Eğer geç başlanırsa büyüme geriliği, bağışıklıkta azalma, ishal, vitamin eksikliği görülebilir.
Bebeğim hazır mı?
4.-6. ay arasındaki dönemde bebeğinizin meme ya da biberonla gerektiği gibi beslendiği bir öğünden sonra bile mama istediğini, doymamış olduğunu görebilirsiniz. Günlük öğün sayısını arttırmanız bile gerekebilir. Bu durum, bebeğinizin ek besinlere hazır olduğunun göstergesidir.
Bebeğinizin katı yiyecekler için hazır olduğunu şu şekilde de anlayabilirsiniz: sık sık anne sütü ister ve daha çok süt için ağlar. Bazı bebekler geceleri sık uyanır. Ayrıca, siz yemek yerken sizin tabağınızdakilere gözünü dikip uzun uzun bakar.
Ayrıca aşağıdaki belirtiler de bebeğinizin katı besine geçmesini gösterir:
Sık sık anne sütü ister ve daha çok süt için ağlar. Bazı bebekler geceleri sık uyanırlar.
Başını tamamen rahatça dik tutarak oturabilmesi.
Parmakları ile tuttuğu nesneyi ağzına götürebilmesi.
Yiyeceği gözleri ile takip edebilmesi ve yiyecek verilince ağzını açması.
Ağza verilen yiyecekleri dil ile dışarı atma refleksinin kaybolmaya başlaması.
Dudaklarına kaşık değdiğinde ağzını açmasıyla beraber, dilini dışarı doğru çıkarmaması…
Isırma, çiğneme-yutma koordine hareketlerinin başlaması.
Başlangıçtaki emme şeklinin daha olgunlaşması ve emmenin adeta bir sıvı içiyormuş gibi güçlenmesi.
Diş çıkarmaya başlaması.
Nelere dikkat etmeliyim?
Bir kez katı besinleri tattıktan sonra her öğünde aldığı katı besin miktarı gittikçe artacaktır. Yeni beslendiğinde olabildiğince fazla seçenek sunarsanız bebek, zengin çeşitlerle beslenmeye alışacaktır ve yeni tatlarla karşılaştığında tepki göstermeyecektir. İstediği kadar yemesine izin verin.
Yedirirken başını çevirir veya ağlarsa onu zorlamayın. Katı gıdalara her ikinizin de zevk alacağı bir dönemde başlamanız, herhangi belirli bir zamanda başlamaktan çok daha önemlidir. İstemiyorsa emzirmeye veya biberonla beslemeye 3-4 gün daha devam ettikten sonra tekrar deneyin.
Bebeğiniz tatmadan ve yutmadan önce yeni yemeğine belirli aralıklarla bakar, dokunur ve koklar. Bu nedenle yapılacak en iyi şey bebeğinize yeni yemeğini birkaç gün tanıtmanızdır. Bebeğinizi beslenme saatlerinde yüksek bir sandalyede oturtup besleyin. Böylece sandalyeye oturduğunda beslenme saatinin geldiğini anlayacaktır.
Bebeğinizin yemeğini hazırlarken onun dikkatini çekmek için bebeğinizle konuşun ve hazırladığınız yemekleri ona da gösterin. Yemek yemesini eğlenceli bir aktivite haline getirin.
İlk Yiyecekler
Zamanı geldiğinde, sütle beraber pirinç muhallebisine başlayabilirsiniz. Birkaç denemeden sonra bebeğiniz muhallebiyi istemediyse, birkaç hafta ara verin ve sonra tekrar deneyin. Yemeye başladıktan birkaç hafta sonra tek çeşit bir meyve ve sebzeye başlayabilirsiniz. Ezilip lapa haline getirilmiş muz, havuç veya patatesten yapılmış sebze püresi ya da elma, armut veya şeftaliden yapılmış meyve püresi verebilirsiniz. Bazı doktorlar önce meyveyle başlamayı önerir, çünkü tatlıdır ve bebeğiniz de meyveyi daha çok kabul eder. Bazı doktorlar ise, öncelikli olarak sebzeyle başlamayı önerir, çünkü ilk olarak meyveye alışınca sebzeyi sevmeyebilir. Yeni bir yiyecekle tanıştıktan sonra 3-5 gün beklemeniz önemlidir, çünkü yiyeceğin bebeğinizde herhangi bir alerjik reaksiyona neden olup olmadığını kolayca fark edebilirsiniz.
Bütün bunları takip etmeniz sizi 2 aya kadar meşgul edecektir. Meyve ve sebzeye başlarken izlediğiniz yaklaşımın aynısını tek tip bir ete başlarken de uygulayabilirsiniz.
Parmak Biçimli Gıdalara Geçiş
Bebeğiniz mama sandalyesinde güzel bir şekilde oturuyorsa, kaşığını tutuyorsa, parmaklarını yemeğine sokup, parmaklarını yalıyorsa bebeğiniz artık kendi kendini besleyebilir demektir.
Bebeğiniz en az 7 aylık olunca, 2 ya da 4 dişi çıkmış olur, böylelikle ağızda çabukça dağılan ve boğulma tehlikesi olmayan parmak biçimli gıdalara geçebilirsiniz. Bebeğinize uygun parmak biçimli gıdalar; buharda haşlanmış brokoli çiçekleri, çubuk şeklinde doğranıp buharda haşlanmış havuç, buharda haşlanmış taze fasulye, muz parçaları, karpuz, elma, şeftali, armut parçaları, ekmek ve yağ, çubuk biçimli ekmek parçaları ve pidedir.
Bebeğiniz, bunları yemeyi başardıktan sonra dilimlenmiş muz, haşlanmış havuç ve patates, peynir, iyi pişmiş pasta, yağda pişmiş yumurtanın sarısı, haşlanmış ve küçük parçalara ayrılmış et gibi gıdaları vermeye başlayabilirsiniz.
Daha kolay yutması için yiyecekleri 1-1.50 cm olacak şekilde küçük parçalara ayırın. Dolaşarak yemek yemesine izin vermeyin, mama sandalyesine doğru bir şekilde oturtun.
Elinizden geldiğince bebeğinize belli bir yemek programı uygulamaya çalışın. Sabahları taze turunçgillerden bir meyve ve yoğurt, öğleden sonra turunçgillerden olmayan, protein içeren meyve, bebeğinizin bisküvi ve şeker gibi yiyeceklerden uzak tutmanızı sağlayacaktır. Beslenmeleri arasında düzenli bir şekilde bu meyvelerden verirseniz, bebeğinizin yemek için yeterli ihtiyacını karşılamış olursunuz. Bebeklerin ve çocukların aynı yemeği bir öğünde az, sonraki öğünde çok yemesi olağandır.
Bebeğin masadaki yiyeceklerle tanışması
Bir sonraki adımda bebek yumuşak yumru yiyeceklerle tanışır. Bu yiyecekler küçük parçalar halinde ve az çiğnemeyle kolayca yutulan yiyecekler olmalıdır. Yiyecekleri kaşıkla ezerek ya da küçük parçalara bölerek bebeğinize verebilirsiniz (makarna, peynir, ezilmiş muz veya ezilmiş patates).
Bebeğiniz karışmış yiyecekleri sevmeyebilir, yoğurt ile meyveyi ayrı olarak yemeyi tercih edebilir. Bebeğinize farklı tercihler sunarken acele etmemenizde fayda var, yeni bir yiyecekle beraber, ona benzer başka bir yiyeceği de verebilirsiniz. Bebeğiniz yeni bir yiyeceği denediğinde onu çiğnedikten sonra ağzından çıkarıyorsa, cesaretini kırmayın, belli bir süre sonra aynı yiyeceği tekrar vermeyi deneyin. Bebeğinizin yemek saatlerinde size katılmasına izin verin ve yemek yerken nasıl zevk aldığınızı gösterin. Böylece, sizi taklit etmeye çalışacak ve yemek saatlerinden hoşlanmaya başlayacaktır.
Hamililik sırasında çekilen bel ağrıları gevşeme egzersiziyle ortadan kalkıyor.
Ege Üniversitesi İzmir Atatürk Sağlık Yüksekokulu Ebelik Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Zehra Baykal tarafından Yrd.Doç.Dr. Nazan Tuna Oran danışmanlığında gerçekleştirilen, ‘Bel Ağrısı Olan Gebelerde Progresif Gevşeme Egzersizlerinin Ağrı Algısına ve Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi’ konulu araştırma, hamilellikte yapılan gevşeme egzersizlerinin bel ağrılarını büyük ölçüde ortadan kaldırdığını ortaya çıkardı.
Dünyada bu alanda yapılan ve alternatif yöntem olarak önerilen hamilelik döneminde gevşeme egzersizi tekniğinin bu alanda yapılan ilk çalışma olduğunu belirten Zehra Baykal, yüksek lisans tezi olarak yürüttüğü çalışmasını geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin Cumbria kentinde gerçekleştirilen ‘4. Normal Doğum Kongresi’nde meslektaşlarıyla paylaştı. Bu kongrede ülkemizi temsil eden tek Türk olduğunu açıklayan Zehra Baykal, “Dünyanın çeşitli ülkelerinden 300 uzmanın katıldığı uluslararası bir kongrede ülkemizi temsil etmek benim için büyük onur
İngiltere’de geliştirilen bu tulum bebeğin ateşine göre renk değiştiriyor.
Daily Mail’in haberine göre, Chris Ebejer adlı baba, bebeklerle ilgili bir belgesel izlerken, aklına ısıya hassas bebek tulumu fikri geldi.
Isıya hassas moleküllere sahip boya pigmentleri üzerine araştırmaya başlayan Ebejer, tulumu geliştirmek için bilim adamlarıyla birlikte 6 yıl çalıştı. Ebejer, ısıyı duyarlı tulumu geliştirmek için 700 bin sterlin harcadı.
Mavi, pembe ve yeşil renkte üretilen tulumlar, bebeğin ateşi 37′nin üzerine yükselir yükselmez beyaza dönüyor.
Böylece, ateşe vaktiyle müdahale edip tehlikeli hastalıkların önüne geçme imkanı doğuyor.
Isıya duyarlı tutumlar ekimden itibaren 20 sterlinden (yaklaşık 50 lira) piyasaya sürülecek.
Doğum sırasında alınan fazla kilolar için uzmanlar bunları öneriyor..
Anne olmanın en önemli dezavantajı vücudun deforme olmasıdır. Doğru yapılan bir egzersizle vücut, eskisinden bile kusursuz bir şekle kavuşabilir
Doğum sonrası alınan kiloların verilememesi, eski kıyafetlere girilememesi ve en önemlisi de eski sağlıklı görüntünün bozulması, kadınların en çok yakındıkları konulardandır. Memorial Hastanesi’nden Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Rıza Nejat, doğum sonrası egzersizler hakkında bilgi verdi.
Kilo vermede egzersizin etkisi nedir?
Doğumla belirli bir kilo gider ve hamilelik sonrası diyetle birlikte egzersizler yapılarak doğum kiloları tamamen verilebilir.
Nasıl egzersiz yapmalı?
Herkes doğum sonrası egzersiz yapabilir. Normal doğumdan birkaç gün sonra başlanabilir, sezaryen doğum yapılmışsa 50 gün beklenir, yara iyileşmesinden sonra egzerizlere başlanabilir. Egzersizlere başlanılacağı zaman nasıl bir yol izleneceğine; kişinin kilosuna, yaşına, daha önce yaptığı aktivitelere ve kişinin fiziksel durumuna bakılarak karar verilir.
Bu egzersizlerin özellikleri nelerdir?
Hamilelik sırasında belde kavis artar. Göbek ağırlığı fazla olduğu için bel de öne doğru kaymaya başlar. Bel kavisini dengelemek için omurgada, sırtta da kavis ya da kamburluk oluşabilir. Karın ve bel kaslarını güçlendirmeye, bel kavisini azaltmaya yönelik egzersizler verilir. Hastanın duruş bozukluklarını tekrar normale çevirmek amacıyla da egzersizler verilebilir. Ayrıca hamilelik esnasında ağırlıkla beraber vücutta kaslar gevşediği için başparmağın dışa doğru kayması dahi, doğum sonrası egzersizlerle giderilebilir. Vücuttaki diğer kaslar da güçlendirilir. Karın kaslarının toparlanması sağlanır. Ayrıca emzirme ile beraber belli pozisyonda sürekli kalmaya bağlı olarak boyun ve sırt kaslarındaki spazmlar da egzersizler sayesinde daha az görülür. Kişi daha önce spor yaptıysa yavaş yavaş başlanır ve giderek normal tempoya doğru gidilir. Kişide fazla kilo varsa ve birden bire yürüşüye başlarsa, ayaktaki bağlarını incitebilir. Doğumdan çok fazla kilosu kalan kadınlara yüzme ile başlamaları önerilir.
Egzersizlere hangi durumda ara verilmeli?
Egzersizler sırasında ağrı başlarsa mutlaka ara verilmelidir. Egzersiz sonrası ağrılar artarsa bu durum, o kişiye egzersizlerin ağır geldiği anlamına gelir. Vücutta şişlik oluşursa mutlaka ara verilmelidir. Kişi diyabetikse ya da farklı kronik hastalıkları varsa mutlaka önce doktora danışılmalıdır sonra egzersizlere geçilmelidir.
Uzman yardımı alınmalı mı?
Öncelikle kişide bel fıtığı, boyun fıtığı, bacakta ileri derece bir ödem varsa, patolojik bir durumu varsa egzersizi yapmak için mutlaka uzman yardımı alması gerekir. Ancak kişide herhangi bir problem yoksa, kendisine verdiğimiz egzersiz programını rahatlıkla uygulayabilir. Kişi uzman yardımı olmaksızın kendi kafasına göre bir program uygularsa ters hareketlerle bağlarda zorlama olabilir, kaslarda incinmeler oluşabilir. Bel fıtığı varsa şikayetler artabilir. Ağrı varsa kesinlikle egzersiz yapmamalıdır, ağrı uyarıcı bir durum olduğu için sakatlıklar oluşabilir.
Dikkat edilmesi gerekenler neler?
Yemekten 1 ya da 2 saat sonra ya da yemek yemeden önce spor yapmalıdır. Spor yaparken düz ayakkabı giyilmesi, rahat kıyafetler seçilmesi, aşırı nemli ya da kapalı alanlarda egzersiz yapılmaması gerekir. Kişide ateş ya da enfeksiyon varsa kesinlikle egzersiz yapmamalıdır. Bir de terleme ile su ve tuz kaybı olduğu için mutlaka bol su tüketilmelidir.
Bebeğinizin diş çıkardığını nasıl anlarsınız ve diş rahatsızlıklarını gidermek için neler yapmalısınız?
Bebeğin diş çıkarması 6.ay ile 16.ay arasında devam eden ve ne zaman başlayacağı belli olmayan bir süreçtir. Bu sürecin başlangıcı kalıtsal özelliklere de bağlıdır. Anne-babanın diş çıkarma periyodu bebeğe yansır. Bununla beraber diş çıkarma döneminde belirtiler bebekten bebeğe göre de değişiklik gösterir. Bazı bebeklerde hiçbir belirti olmadan dişler çıkarken, bazılarında diş belirti verip günlerce gelişmeden bekleyebilir.
Diş çıkarma döneminde önemli olan bebeği dikkatle takip etmek, rahatsızlığı varsa gidermeye çalışmak ve mümkün olduğunca fazla sevgi, şefkat ve ilgi göstermektir. Çünkü çoğu bebeğin diş çıkarma döneminde diş etlerinde ağrı olur ve bunu ona unutturmak için yoğun ilgi gerekebilir.
Diş çıkartırken karşılaşılan rahatsızlıklar:
Ağrı ve huzursuzluk: Diş etlerinde dişlerin baskısı ile oluşan ağrılar bebekte huzursuzluğa yol açabilir. Bu gibi durumlarda küçük parmaklarla çok hafif masajlar ve hekim tavsiyesi ile diş etlerini rahatlatıcı kremler kullanılması huzursuzluğu biraz olsun azaltabilir.
Ağız salgılarının artması: Diş çıkaran bebeklerde salya akıtma çok yoğun şekilde görülebilir. Aslında bebekler onuncu haftadan itibaren salya akıtırlar ancak diş çıkarma ile beraber bu çok yoğunlaşabilir.
Yüzde kızarıklıklar: Yoğun salya akıtması sonucunda bebeğin özellikle çene kısmı tahriş olur ve kızarıklıklar görülebilir. Bu kızarıklıkları önlemek için salyasının gün boyunca yumuşak mendil veya bezlerle silinmesi gerekir. Ayrıca yatağında yatarken de çarşafı ıslatmaması için havlu kullanarak çarşafla temastan kaynaklanabilecek tahrişler önlenebilir.
Öksürük: Aşırı ağız sıvısı salgılaması bebekte hafif öksürüğe yol açabilir. Eğer nezle grip gibi bir takım hastalıklarla ilgili belirtiler göstermiyorsa endişeye gerek yoktur.
Beslenememe: Bebek diş çıkartırken rahatlamak için herşeyi ağzına götürebilir ancak bu besleneceği anlamına gelmez. Çünkü emmek ya da biberonla beslenmek acısını artırabileceğinden bazı dirençler ile karşılaşmak normaldir. Özellikle katı gıdalar ile beslenmeye başlayan bebekler, bu yiyeceklere ilgilerini kaybedebilirler. Ancak bu kısa süreli bir dönemdir ve bu dönemi sıvı gıdalarla atlatarak bebeği bu şekilde beslemek bir çözüm yolu olacaktır.
İshal: Bu durum hekimlerin şüphe ile yaklaştığı bir durumdur. Zira diş çıkarma ile ishal arasındaki ilişki kesin değildir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bebeğin diş çıkarmadan dolayı yakalandığı ishali en fazla 2 dışkılama sonra kesilip kesilmediğidir. Daha uzun süren durumlarda mutlaka önlemler alınmalı ve doktora danışılmalıdır.
Ateş: Ateş, diş etlerindeki ağrı ve baskının artması ile görülebilir. Bu durumda da yine ateş karşısında alınan önlemlerin alınması ve 3 günü aşan durumlarda mutlaka doktora danışılmasında fayda vardır.
Dişeti kanaması: Bazen diş gelirken çok hafif kanama da yapabilir. Bu kanama, mavimsi bir leke olarak görülebilir. Genellikle endişeye gerek kalmadan kendiliğinden iyileşir.
Kulak ve yanaklarda rahatsızlık: Diş çıkaran bebeklerde kulaklarını çekiştirme veya yanaklarını kaşıma gibi halleri görülebilir. Özellikle azı dişleri çıkarken, dişetlerindeki ağrı sinirler nedeni ile kulak ve yanağa etki edebilir. Bu nedenle bebeğin bu rahatsızlıktan dolayı kulak veya yanaklarına küçük parmaklarla hafif masaj yaparak onu rahatlatmaya çalışmak iyi olacaktır.
Uykusuzluk: Bebekler yalnızca gündüz diş çıkarmadığından gece uykusunda da azalma görülebilir.
Bebeğin rahatsızlıkları nasıl hafifletilir?
Bebek, diş çıkarmanın verdiği rahatsızlıklarla daha nazlı ve yorgun olacaktır. Bu nedenle ona mümkün olduğunca şefkat, sevgi ve ilgi göstermek gerekmektedir. Bu dönemde özellikle dikkatini başka yönlere çekecek ortamlar yaratmak (oyun oynatmaya çalışmak, vs) acısını hafifletmeye yardımcı olur.
Bebeğinizin dişetlerine temiz parmaklarınızla veya nemli gazlı bezle masaj yapabilirsiniz. Uygulanan basınç bebeğinizin rahatsızlık hissinin azalmasına yardımcı olur.
Sert plastikten yapılmış dişeti kaşıyıcıları bu dönemde iyi bir çözümdür. Biberon da içine su doldurularak dişetlerini rahatlatmak ve kaşımak amacıyla kullanılabilir. Bebeğinize bu dönemde dişlerini kaşıması için bisküvi vermeyin. Şekerli olması sebebiyle diş çürüğüne sebep olabilir.
Dişeti kaşıyıcılarının veya temiz gazlı bezin bir süre buzdolabında tutulup kullanılması da rahatlatıcı özelliği arttırabilir. Bununla birlikte bebeğinize aşırı soğuk, derin dondurucuda bırakılmış dişeti kaşıyıcısı kesinlikle vermeyin. Aşırı soğuk dişetlerine yarar sağlamaktan ziyade zarar verebilir. Eğer bebeğiniz katı beslenmeye geçmişse elma püresi veya yoğurt gibi soğuk yiyecekler verebilirsiniz.
Salya, diş sürmesi esnasında oldukça artar. Derinin tahriş olmasını engellemek için yumuşak bir bezle bebeğinizin çenesini sık sık kurulayın. Uyurken çarşafının ıslanmaması için bebeğinizin başının altına temiz bir örtü serin.
Bebeğinizin ateşi varsa, huzursuzluk ve rahatsızlığı çok artmışsa ve başka hastalık belirtileri varsa çocuk doktorunuza hemen danışmalısınız.
Dişlerin Çıkış Sırası:
Bebeğin dişleri 6 aydan sonra herhangi bir günde çıkmaya başlayabilir. Normal koşullarda 1 yılın sonunda bebeğin 8 dişi olur. 2 yıl sonunda ise 16-18 diş olması normaldir. Dişlerin geç çıkması veya eksik gelişmesi kalıtsal özelliklere bağlı olabileceği gibi Raşitizm (D Vitamini eksikliği) nedeni ile de olabilir. Bu nedenle takip çok önemlidir.